D Grubunun Sergisinden Çıkarken – Sabahattin Eyüboğlu

“D Grubunun Sergisinden Çıkarken” isimli bu yazı Sabahattin Eyüboğlu’nun 1974 yılında yazdığı “Sanat Üzerine Denemeler” kitabının Resim, Heykel, Mimari, Sinema başlıklı üçüncü bölümünde yer alan bir denemedir.

D Grubu, 1933 yılında, beş ressam (Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino) ve bir heykeltıraş (Zühtü Müridoğlu) tarafından kurulan sanatçı birliğidir.  Grup, Türk halkının neden sanattan anlamadığından yola çıkarak Türk halkının sanattan anlamasını sağlamak için uğraşlar vermiş, sergiler açmış, 1930’lu yıllarda devletin Halkçılık ve Ulusçuluk programı doğrultusunda sanata ‘yeni’ ve ‘ulusal’ bir yön verilmesine katkı sağlamıştır.

 D Grubunun Sergisinden Çıkarken

Bir tek sanat vardır: Mimari.
Bir ressam

“Keşke Necip Fazıl’ın hayal gücü, konferansına yanan
pırıl pırıl imgeler arayacağına, D grubu için ışıklı
bir sergi yeri arasaydı.”
-Sahi öyle… D Grubu neredeyse havasızlıktan boğulacak. Altı sanatçı bir odada oturabilir, ama altı sanatçının ruhları içice girince birbirlerini yiyorlar. Ne sıkıntı Yarabbi! Cehennemde bile ruhlar bu kadar sıkışmayacaklar. Elif Naci’nin sızlanmakta hakkı varmış.

-Hayır azizim; bence Elif Naci’nin sözleri sergi için bu daracık odadan daha zararlı oldu. Bu matem havasına ne gerek vardı? Biz ondan «D» grubu kadar renkli ve güneşli sözler bekliyorduk. Bir sanatçıya en az yakışan şey sızlanmaktır. Sanat kendine acındırmaz: Sanat kendini kabul ettirir. Güzelliğin en derin sırrı gurur ve gururun en öz niteliği susmaktır. Gözlerine kimse bakmıyor diye ağlayan bir Venüs düşün! Ya da getirdiği yenilikleri yalvara yalvara kabul ettirmek isteyen bir Devrimci!

Cemal Tollu
Cemal Tollu

-Peki ama, ya bu memleketin sanat karşısındaki ilgisizliği Venüs’ü bile ağlatacak kadar korkunçsa?

-Hangi ilgisizlik, rica ederim? Bu memleket hiçbir zaman sanata bu kadar ilgi göstermemişti. Sanat hiçbir zaman bugünkü kadar halka inmemişti. Eğer D grubu bu memleketin ilgisizliğinden doğduysa yaşasın o ilgisizlik…

-İşitiyor musun? Sergiyi gezenlerin ağzında bir tek kelime var: Doğa!. Her tuvalin önünde halk bir yolunu bulup doğayı işe karıştırıyor. Nedir resmin bu doğadan çektiği? Şair mavi bir çift gözü mavi gökler kadar büyültür, ya da evreni avuç içine sığacak kadar küçültür. Kimse bir şey demez; ama ressam Nurullah bir kızcağızın kolunu azıcık uzattı diye kıyametler kopar. Vay efendim, sanatçı doğayı düzeltecekmiş… Ne hakkı varmış.. Sanatçı doğadan daha mı ustaymış. Elbette daha ustadır ya… Size doğayı sevdiren, güzel bulduran sanat değil mi? Vahşi doğayı size beğendirebilmek için edebiyat neler çekti.
Ben bu doğa tutkusunu biraz da seyircinin eleştiri ihtiyacıyla açıklıyorum. Bir tablonun başarıya ulaşmadığını söylemek çok zor bir iştir. Halka kolay, zahmetsiz ve evrensel bir ölçü gerek; onun uzun boylu eleştiriye vakti ve tahammülü yoktur. Resmin doğayla ilgisi yoktur, dediğiniz zaman halkın hayal gücü boşlukta kalıyor. Artık resimde ne arasın? Neyi neye benzetsin?
Neye kıyasla bu eser olmuş ya da olmamış desin? Yeni resim karşısında burjuvayı en çok sinirlendiren bu işte: Adamcağız söyleyecek söz bulamıyor.

Elif Naci

-İlle de bir şey söylemesi gerek mi? Kafasını işletmesin; anlam olmayan yerde, anlam aramaya kalkmasın. D grubu onun düşünmek yetisine değil, görmek
yetisine sesleniyor. Tuvalin arkasına değil, önüne baksın.

-Evet ama, resim durgun güzelliklerin sanatı olduğu için düşünmeden beğenilmeye çok az elverişlidir. Onda, örneğin, şiir ve müzikteki sürükleyici güç yoktur. Renk ve çizgilerle ruha ağır ağır işler. Göze seslenen güzellikler en çok zihinleşen güzelliklerdir: Göz, zihne en yakın olan duygumuzdur. Bakan adam bir ipucu bulmadan rahat edemez.

Zeki Faik İzer
Nurullah Berk

-O halde, yeni resim seyirciye ipucu vermekle, renk ve çizgilerin anlamlarını boşaltmakla, zihin yolunu kapamakla bir çıkmaza mı girmiş oluyor? Resim müzikleşemez mi? Göz, uyum karşısında kulak olamaz mı? Mimariye bakan göz adeta kulak kesilmiyor mu? Gözümüzden doğrudan doğruya ruhumuza dolan uyum yığınları yok mu? Mermer sütunlarda anlam aramayan halk bir gün D grubunda da anlam aramamaya alışacaktır. Resim doğduğu zaman zihne seslenmiyordu ki… O da bir zamanlar, bütün süs ve ziynetler gibi, tasvir ve temsil etmeyen, dış aleme uymayan, kendinden etkilenen, (non représentatif) bir güzellikti. Resme sonradan giren düşünsel değerler, renk ve çizgileri ağırlaştıran anlamlar süsleyici değerleri, yani resmin müziğe benzeyen yanım gözden düşürdüler.

-Göz, kulak olabilir. Eğitimle tabii… Mimariye bakan göz adeta kulak kesilmiyor mu? Gözümüzden doğrudan doğruya ruhumuza dolan uyum yığınları yok mu? Mermer sütunlarda anlam aramayan halk bir gün D grubunda da anlam aramamaya alışacaktır. Resim doğduğu zaman zihne seslenmiyordu ki… O da bir zamanlar, bütün süs ve ziynetler gibi, tasvir ve temsil etmeyen, dış aleme uymayan, kendinden etkilenen, (non représentatif) bir güzellikti. Resme sonradan giren düşünsel değerler, renk ve çizgileri ağırlaştıran anlamlar süsleyici değerleri, yani resmin müziğe benzeyen yanını gözden düşürdüler.

Abidin Dino

-Yine Rönesans’a çatacaksın galiba…

-Hayır… Rönesansın yıktığı güzellikleri yine Rönesans sayesinde görebiliyoruz. Anlamadığım şey, halkın yeni resmi daha kolaylıkla benimsememesidir. Dekoratif değerlere dönmek halka, basit ve çıplak ruhlara dönmek demektir. Adına bile anlam koymak istememiş olan D grubu, halkı en iyi bildiği bir dille, müziğin diliyle sesleniyor. Yeni resim gökyüzü kadar anlamsız ve boş, ama gökyüzü kadar derin ve zengindir. Maviliği seven bir adamın yeni resmi sevmemesine imkân yoktur. Ama, maviliği sevebilmek meseledir. Ah o Jokond’un gülümsemesi! Bize renk ve çizgilerde anlam aramayı o öğretti. Gülmez olaydı o anlamlı gülen kadın.

Zühtü Müridoğlu

 

Zühtü Müridoğlu

İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi, Klasik Arkeoloji


Facebook'tan Yorumla




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir